TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ BASIN BİLDİRİSİ
16 Ekim 2026, Ankara
62. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde “Ruh Sağlığı Hakkı ve Ayrımcılık” basın toplantısı
62. Ulusal Psikiyatri Kongresi: 1500’ü aşkın katılımcı, 209 oturum
Prof. Dr. Ömer Aydemir (Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı)
Türkiye Psikiyatri Derneği 62. Ulusal Psikiyatri Kongresi, 14–18 Ekim tarihleri arasında Ankara’da yapılmaktadır. Kongreye katılım bugün itibarıyla 1500’ü aşmıştır. Kongre programında 209 oturumda 593 bilim insanı konuşmacı olarak yer almakta, 315 bilimsel bildiri sunulmaktadır. Kurslar, paneller, çalışma grupları, olgu sunumları, münazaralar ve uzmanla buluşma oturumlarından oluşan bilimsel programda her düzeyden psikiyatri hekimi bilgi aktarımı ve fikir alışverişi yapmaktadır. Kongre bünyesindeki altı kitabevi standında psikiyatri ve psikoloji kitapları satışa sunulmuş, imza günleri düzenlenmiştir.
Kongrede ruhsal hastalıkların nedenlerine ilişkin beyin ve psikoloji araştırmaları, psikoterapi uygulamaları ve ilaç tedavisindeki son gelişmelerin yanı sıra toplumdaki ruh sağlığı sorunları, ruhsal hastalığı olan kişilerin yaşadığı sosyal sorunlar, damgalanma ve yalıtılma gibi toplumla bütünleşmenin önündeki güçlükler ele alınmaktadır. Kongreye Türkiye’nin tüm bölgelerinden gelen psikiyatri uzmanlarının yanı sıra Avrupa Psikiyatri Birliği Başkanı Andrea Fiorillo, European Psychiatry dergisinin Baş Editörü Umberto Volpe, Fransız terapist Gabriel Robert, Filistin’in eski Ruh Sağlığı Koordinatörü Samah Jabr ve Zaynab Hinnawi de uluslararası deneyimleri ve bakış açılarıyla katkı sunmaktadır
İntiharı önlemede ülkemize özgü bir araç: TİGAMA
Prof. Dr. Halise Devrimci Özgüven (TPD Bilimsel Düzenleme Kurulu Başkanı; TPD Krize Müdahale ve İntiharı Önleme Çalışma Birimi Üyesi; İntiharı Önleme Derneği Başkanı)
62. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde 14 Ekim Çarşamba günü, T.C. Sağlık Bakanlığı Ruh Sağlığı Daire Başkanlığı, Türkiye Psikiyatri Derneği Krize Müdahale ve İntiharı Önleme Çalışma Birimi ve İntiharı Önleme Derneği’nden katılımcılarla, Türkiye İntihar Girişimlerine Acil Müdahale Aracı’nın (TİGAMA) geliştirilmesi için gün boyu süren bir çalışma grubu toplantısı gerçekleştirildi. Ülkemize özgü olacak bu müdahale aracının geliştirilmesinde önemli bir aşama kaydedildi. TİGAMA’nın, T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen intiharı önlemeye yönelik çalışmalarda kullanılması planlanıyor.
15 Ekim Perşembe günü ise müdahaleden hukuki ve etik boyutlarına kadar intihar davranışını her yönüyle ele alan oturumlar gün boyu sürdü. Bu oturumlardan birine özellikle değinmekte yarar var: Söz konusu oturumda Dr. Yunus Hacımusalar Türkiye’de ve dünyada intihar davranışına ilişkin son epidemiyolojik verileri, Dr. Halise Devrimci Özgüven dünyadaki örnek ulusal intiharı önleme programlarını ve bu programların uygulama sonuçlarını, Sağlık Bakanlığı Ruh Sağlığı Daire Başkanı Dr. Gökçen Gündoğmuş ise Bakanlığın bu konuda son dönemde yürüttüğü çalışmaları aktardı. Biz bu çalışmaların Türkiye’de bir ulusal intiharı önleme programına dönüşeceğini umuyor ve bekliyoruz.
Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu
Okulda, evde, afette: Ruh sağlığı toplumun ortak meselesidir
Doç. Dr. Gülin Özdamar Ünal (TPD Merkez Yönetim Kurulu Genel Başkan Yardımcısı)
Birkaç gün önce İstanbul Başakşehir’de bir okulda yaşanan bıçaklı saldırıda bir öğrencimizi kaybettik, yedi öğrencimiz yaralandı. Okullar, çocuklarımızın kendilerini en güvende hissetmesi gereken yerlerdir. Okulda yaşanan şiddet, toplumdaki şiddetin aynasıdır ve hepimiz için bir alarmdır. Okul şiddeti olayları yalnızca bireysel ruh sağlığıyla sınırlı değildir; içinde şekillendiği ekonomik ve toplumsal koşulların bir yansımasıdır. Eşitsizlikler, yoksulluk ve güvencesizlik, dışlanma ve şiddetin normalleştiği ortamlar bu tür olayların ortaya çıkma riskini artırmaktadır. Bu nedenle çözüm, yalnızca bireye odaklanan yaklaşımlarla değil, kapsayıcı sosyal politikalar, eşitlikçi eğitim ortamları ve güçlendirilmiş kamusal destek sistemleriyle mümkündür. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak bu konuda çalışmak üzere bir görev grubu oluşturup kapsamlı bir rapor hazırladığımızı; şiddet olaylarının önlenmesi ve etkilenenlerin ruh sağlığının korunması için ilgili tüm kamu kurumlarıyla iş birliğine hazır olduğumuzu bildiriyoruz.
Kadınlar ise en güvende olmaları gereken yerde, kendi evlerinde öldürülüyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre bu yılın yalnızca ilk altı ayında 150 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 151 kadının ölümü şüpheli olarak kayıtlara geçti. Her kadın cinayeti; geride kalan çocuklar, aileler ve bütün toplum için derin bir travmadır. İstanbul’daki sel felaketinde yaşamını yitirenler ve evleri, iş yerleri zarar görenler, afetlerin yalnızca fiziksel değil ruhsal yıkım da bıraktığını bir kez daha gösterdi. 6 Şubat depremlerinin ruhsal yaraları hâlâ tazeyken iklim krizi ve plansız kentleşme yeni kayıplara yol açıyor.
Bütün bu olaylar bize aynı gerçeği hatırlatıyor: Ruh sağlığı yalnızca bireyin değil, içinde yaşadığı toplumun da meselesidir. Yoksulluk, güvencesiz çalışma, barınma sorunları, eşitsizlik, ayrımcılık, şiddet ve yalnızlık; ruhsal sorunların ortaya çıkmasını ve ağırlaşmasını kolaylaştırır. Bu yükü herkes eşit taşımıyor; çocuklar, gençler, kadınlar, yaşlılar, engelliler ve dezavantajlı gruplar çok daha fazla risk altındadır. Ruhsal sorunları yalnızca bireyin dayanıklılığı üzerinden değerlendirmek, toplumsal sorumlulukları görünmez kılar. İnsanlardan, onları zorlayan koşullar değişmeden iyi olmalarını bekleyemeyiz.
Bu nedenle çağrımız açıktır:
Türkiye Psikiyatri Derneği olarak ruh sağlığının bir ayrıcalık değil, temel bir insan hakkı olduğunu vurguluyor; bilimsel kanıta dayalı, toplum temelli ve bütüncül ruh sağlığı politikalarının geliştirilmesi çağrısında bulunuyoruz. Tekinsiz zamanlarda en güçlü koruyucu etken güven, dayanışma ve adalettir. Daha sağlıklı bir toplum için ruh sağlığını bütün politikaların ortak sorumluluğu olarak ele almak zorundayız.
Ruh sağlığı hizmetlerine erişim, randevu alabilmekten ibaret değildir
Türkiye’de ruh sağlığı hizmetlerine duyulan gereksinim giderek artarken kamudaki ruh sağlığı hizmetlerinin kapasitesi bu gereksinimi karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Psikiyatristlerin ve diğer ruh sağlığı çalışanlarının sayısındaki yetersizlik, ülke genelindeki eşitsiz dağılım, sağlık hizmetinin basamaklı verilmemesi, psikiyatri yatak kapasitesinin sınırlılığı ve toplum temelli ruh sağlığı hizmetlerinin yeterince gelişmemiş olması nitelikli hizmete erişimi güçleştirmektedir. Yoğun hasta yükü, randevu bulma güçlüğü ve giderek kısalan muayene süreleri; kapsamlı psikiyatrik değerlendirmeyi, doğru tanı ve tedavi süreçlerini, düzenli izlemi ve terapötik ilişkinin kurulmasını olumsuz etkilemektedir.
Ruh sağlığı hizmetlerine erişim, yalnızca randevu alabilmekten ibaret değildir. Her bireyin, gereksinimi kadar zaman ayrılan, çok disiplinli, nitelikli, erişilebilir ve sürekliliği olan ruh sağlığı hizmetlerine ulaşabilmesi sağlanmalıdır.
Bilim özgür olmadan sağlık da mümkün değildir
Dr. Öğr. Üyesi Şahabettin Çetin (TPD Merkez Yönetim Kurulu Eğitim Sekreteri)
Toplumun ruh sağlığını korumak ve iyileştirmek için önce gerçeği bilmemiz gerekir. İnsanları neyin hasta ettiğini yalnızca bireyleri tek tek inceleyerek bulamayız. Toplumun genelini etkileyen etmenleri, yani travmayı, yoksulluğu, şiddeti ve ayrımcılığı araştıramazsak ve bulduklarımızı dile getiremezsek ruh sağlığını anlayamayız. Bilimsel bilgiye erişim bir ayrıcalık değil, uluslararası sözleşmelerle de güvence altına alınmış bir insan hakkıdır.
Bilimsel bilginin en önemli özelliği, sınanabilen, yeni kanıtlarla düzeltilebilen ve geliştikçe güçlenen bir birikim olmasıdır. Kamu sağlığını ilgilendiren konularda bu bilginin topluma yalın, anlaşılır ve dürüst biçimde aktarılması hayati önem taşır. Pandemi bunu hepimize çok somut biçimde gösterdi: Riskin ne olduğunu, neyi bilip neyi henüz bilmediğimizi açıkça söyleyebildiğimiz ölçüde insanlar kendilerini ve sevdiklerini koruyabildi.
Bilimsel bilginin paylaşılmasına getirilen her engel, yalnızca engellenen bilgiyi ve onu dile getirenleri susturmakla kalmaz; kişilerin, bilimsel meslek örgütlerinin ve toplumun zihnine yerleşen engellenme kaygısı, bilgi ve düşünce paylaşımının alanını da daraltır. Bu sessizlik ortamı güvensizliği, belirsizliği ve kaygıyı besleyerek toplumun ruh sağlığını hayatın her alanında olumsuz etkiler. Bu nedenle toplumu ve onun geniş kesimlerini etkileyen konularda bilimsel bilgiyi paylaşmak, hekimler ve meslek örgütleri için bir tercih değil, etik bir sorumluluktur.
Bugün internet, sosyal medya ve son olarak yapay zekâ sayesinde her türlü bilgiye erişmek hiç olmadığı kadar kolay. Ne var ki bu kolaylık bizi hakikate yaklaştırmak yerine çoğu zaman ondan uzaklaştırabiliyor; safsatalar bilimsel gerçek kılığına bürünebiliyor. Böyle bir ortamda, sahada çalışan klinisyenlerin ve akademisyenlerin oluşturduğu meslek örgütlerinin aktardığı bilimsel bilgi her zamankinden daha değerli hâle geliyor. Basına ve kamuoyuna çağrımız açık: Ruh sağlığına dair bilgiye ulaşırken kaynağına dikkat edin. Bilgiyi, alanda emek veren ve sorumluluk taşıyan bilim insanlarından ve meslek örgütlerinden edinin. Çünkü bilim özgür olmadan sağlık da mümkün değildir.
LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcılık: Temel haklarda ağır bir geri gidiş
Son dönemde “Ailem Güvende” adı verilen operasyonla cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim çeşitliliği bir suç eylemiymiş gibi lanse edilmiştir. LGBTİ+ bireylerin toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık nedeniyle yaşadıkları hak ihlalleri ortadayken aile ve güven kavramları üzerinden hedef hâline getirilmeleri, toplumsal ve kamusal normlar açısından çok ciddi bir sorun, insan hakları açısından ise temel haklarda ağır bir geri gidiştir. Bu yaklaşım toplumda geri dönülemez zararlara yol açabilir.
LGBTİ+ bireyler için zaten zorlu olan cinsiyet kimliğini ve cinsel yönelimini fark etme süreci, bu operasyonlarla çok daha zorlu hâle gelecektir. Kendinden olmayanı yok sayan, ona dayatmada bulunan ve yalnızca kendini haklı ve doğru gören bir tutum, öngörülemeyen suç davranışlarına da kapı aralayabilir. Bu yok saymanın devlet eliyle gerçekleşmesi ise insanların güven duygusunu, farklılıkların barışçıl biçimde kabulünü, ortak bir yaşam ve dünya tasavvurunu çok daha ağır biçimde zedeleyecektir. LGBTİ+ bireylere yönelik bilim dışı iddialar ne yazık ki artmaktadır. Komplo söylentileri biçimindeki gerçek dışı tanımlamalarla ve bilimsel hakikatin tam tersi argümanlarla yasakların meşruiyeti savunulmaktadır. Son zamanlarda LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı söylemler bazı ülkelerde iç politika malzemesi yapılmakta; güncel sorunlar ve çözüm önerileri yerine geleneksel önyargılar üzerinden toplumu konsolide etmenin ve saflaştırmanın aracı olarak kullanılmaktadır.
Bizler çeşitliliğin toplumun en kıymetli zenginliği olduğunu savunuyoruz. Başta devlet kurumları ve adalet sistemi olmak üzere tüm sorumlulara; görevlerinin ayrımcı yaklaşımları desteklemek değil, ayrımcılığa uğrayanların haklarını korumak olduğunu, toplumun her kesimi için sağlığa erişimi güvence altına almanın devletin yükümlülüğü olduğunu ve ayrımcılığı körükleyen, sağlık hizmetine erişimi engelleyen her türlü girişime karşı önlem almaları gerektiğini hatırlatıyoruz.
Ayrımcılık hem ruhsal yükü artırıyor hem iyileşmenin önünde engel oluşturuyor
Ayrımcılık bazen açık bir dışlama biçiminde, bazen de gündelik hayatın içine yerleşmiş eşitsizlikler üzerinden karşımıza çıkıyor. Bir kadının şiddet gördüğü evden ekonomik nedenlerle ayrılamaması, bir çocuğun yoksulluk nedeniyle eğitimden kopması ya da bir kişinin etnik kökeni nedeniyle iş ve barınma olanaklarından dışlanması gibi koşullarda ruhsal sorunların ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Ancak eşitsizliklerin etkisi bununla da sınırlı kalmıyor; bu koşullarda yaşayan kişiler gereksinim duydukları desteğe ulaşırken de yeni engellerle karşılaşabiliyor. Kadınlar, yaşadıkları ruhsal güçlüklerin cinsiyetçi söylemlerle küçümsenmesinden ya da yargılanmaktan çekindikleri için yardım arayışını erteleyebiliyor. Böylece ayrımcılık hem ruhsal yükü artırıyor hem de iyileşmenin önünde engel oluşturuyor.
Ruhsal hastalığı olan bireylere yönelik damgalama ve ayrımcılık
Ruhsal hastalığı olan bireyler, hastalıklarının yol açtığı güçlüklerin yanı sıra damgalama, ayrımcılık ve toplumsal dışlanmayla da mücadele etmektedir. Özellikle ağır ruhsal hastalıklar ile alkol ve madde kullanım bozukluklarına yönelik önyargılar, bireylerin tedaviye erişimini ve toplumsal yaşama eşit koşullarda katılımını güçleştirmektedir. Ruhsal hastalıkları şiddet ve tehlikelilikle, bağımlılıkları ise iradesizlik ve ahlaki zayıflıkla ilişkilendiren yaklaşımlar bilimsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Oysa ruhsal hastalık tanısı tek başına şiddet davranışının göstergesi değildir. Aksine, özellikle ağır ruhsal hastalığı olan bireyler şiddete maruz kalma ve hak ihlallerine uğrama açısından önemli risklerle karşı karşıyadır.
Ruhsal hastalığı olan bireylerin temel haklarından eşit biçimde yararlanması ve ayrımcılığa uğramadan yaşaması bir insan hakkıdır. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak, bilimsel bilgiye ve insan haklarına dayalı bir anlayışla her türlü damgalama ve ayrımcılıkla mücadele edilmesi gerektiğini vurguluyoruz.
Medya ve Psikiyatri
Prof. Dr. Burhanettin Kaya-TPD Medya Kurulu Başkanı
Günümüzde medya, yeni medya ve sosyal ağlar aracılığıyla hayal gücümüzü zorlayacak denli genişlemiş ve yaygınlaştı. Toplumsal ve siyasal yaşamda gerçekliklerin medya aracılığıyla inşa ediliyor, her geçen yıl çok daha güçlü ve yaygın bir nitelik kazanıyor. Medya ekonomik bir etkinlik alanı, devasa bir ekonomik sektör, donanım, teknik alt yapı, istihdam potansiyeli, üretim ve tüketim süreçleriyle ekonominin diğer sektörlerini de yönlendirebilen, kapitalist piyasa koşullarında ve karı en üst düzeye çıkarma mantığı ve hedefi ile etkinlik gösteren bir endüstriye dönüşmüş durumdadır. Neo-liberal ekonomi politikaları siyasal aktörler medyanın dördüncü gücünü işlevsizleştirmiştir. Medya artık egemen kapitalist sınıfın çıkarlarını bugünden yarına koruyan, meşrulaştıran, pekiştiren, kapitalizmin doğal ve kaçınılmaz olduğu yanılsamasını üreten, kitlelerin bilgisini kontrol etmek için kullanılan ideolojik bir aygıt, hegemonik bir araç haline gelmiş durumda. Temel amacı insanın zihinsel ve ruhsal yapısını, bireysel ve toplumsal davranışını anlamak, ruhsal bozuklukların tanı ve tedavisi ile uğraşmak olan psikiyatrinin medya ile ilişkisinin anlaşılması, bu ilişkinin kurulabilmesi, bu soruların yanıtlarını ruh sağlığı penceresinden hem psikiyatrinin hem de sosyal bilimlerin kavramlarını kullanarak aranmasıyla olanaklıdır.
Medya ruh sağlığını etkiler
Medyanın ruh sağlığını etkilemesi inşa edilen ve yaygınlaştırılan, simgesel bir siyasetin kullanabildiği özgün bir şiddet ögesine dönüştürülen bu söylem üzerinden olur. Söylem hem ruh sağlığını egemen otoritenin gereksinimlerine göre biçimleme hem ruhsal yapısını etkileme, ruhsal bozukluklara yol açma hem insanların edilgin ve boyun eğici hale geldiği, kötürümleştiren bir korkunun içinde hapsolma hem de ruhsal bozukluklara kaynaklık edecek şiddet davranışlarını, nefret söylemini oluşturma ve kitlesel bir saldırıya dönüştürme, bir linç kültürü yaratma olanağı verir.
Medyada şiddet söyleminin taşıdığı korkutma, terörize etme, saldırganı algılamada manipülasyon amacı medyayı bir iç savaş aygıtına, gazeteciliği ise bir operasyon gazeteciliğine, bir yalan makinesine, yalanı gerçeklik gibi sunan çifte standartlı, zihni biçimlendiren, yeni bir tasarım yaratan bir araca dönüştürme özelliği var. Şiddet görüntüleri, travma ile ilgili görseller, videolar içeren haberlerin mağdur olanın lehine bir duyarlık yaratmak amacıyla verildiği öne sürülse de, inşa edilen söylem okuyucuların maruz kalandan yana değil saldırandan yana taraf tutmalarına yol açıyor. İzleyeni edilgen/tanık kılıyor. Şiddeti izlemek hem kabullenme, onaylama anlamına geliyor ve şiddet üretme potansiyeli taşıyan bireylerde model alma, öykünme yoluyla bu şiddetin yapılabilir, yinelenebilir olduğunu düşündüren onu meşrulaştıran bir etki yaratır. Bu nedenle hem medyada travma haberlerinin nasıl verilmesine ilişkin etik ilkeler dizgesinin oluşturulması hem bir psikiyatri uzmanının medya da nasıl yer almasına ilişkini bazı genel ilkelerin geliştirilmesi ve son derece önemli ve zorunludur.
Medya nasıl örseler?
Medya habercilik adına habersizleştirme yaparak, iletişim adına manipülasyon ve şaşırtmacalar üreterek, kamuoyu oluşturma adına tekellerin, egemenlerin, iktidarın sözcülüğünü yaparak, şiddeti araçsallaştıranı sıradanlaştırarak, ötekileştiren, saldırgan, ayrımcı bir dil, bir söylem üreterek örseler. Medyada travma mağdurlarının durumu ya da faillerinin eylemini tüm ayrıntılarıyla, dramatize edilerek, görsel öğeler eşliğinde sunarak, insanların travmatik deneyimlerini melodramatik hale getirerek, acıyı romantize ederek, inciten, nefret söylemi içeren yorumlara izin vererek, "Hak odaklı" bir habercilik yapmayarak, yanlış bilgilerin çok hızlı yayılmasına (infodemi) aracılık ederek, haberleri "gayriinsanileştirilmiş hale getirerek, mağdurlara birer eşya ya da sayı muamelesi yaparak, siyasal otoritenin ihtiyaçlarına hizmet eden haber üretimi yaparak, felaketlerin gerçek sorumlulularını görmezden gelerek, mağduriyet, yetersizlik ve haksızlıkları görmezden gelip minnettarlık içeren söylemler kullanarak, birlik ve beraberliğe vurgu yaparak, yapılması gerekenleri abartarak, güzellemeler yoluyla yapılan rutin işlemleri propaganda malzemesine dönüştürerek, mağdurların acı içindeki görüntülerini yineleyici biçimde dramatik müzikler eşliğinde paylaşarak, “mucize kurtuluş” ve "kurtarıcı kahramanlık" hikayeleri örülü, acının ve sevincin pornografik biçimde kurulduğu haberler üreterek, ölümleri geçiştirerek, kayıplara şehitlik vurgusu yaparak, felaketleri bir gösteriye dönüştürerek örseler.
Şiddet haberleri ve şiddet içerikli görsellerle karşılaşmanın ruhsal sonuçları
Şiddet içerikli görsellerle karşılaşmanın örseleyici olduğu ruhsal belirtilere yol açtığına ilişkin araştırma veriler vardır. Şiddet haberlerini içeren video görüntülerini izleyen televizyon gazetecilerinde yapılan bir çalışmada gazetecilerin %80’inde zorlayıcı düşüncelerin ortaya çıktığı saptanmıştır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) belirti düzeyi düşük olmakla birlikte travma öyküsü olan, iş stresine maruz kalan ve ağır travmatik deneyimlere tanık olanlarda TSSB yaygınlığı yüksek bulunmuştur. Medya aracılığıyla travma genellikle kaynaklarda “uzaktan travma” ya da “ekran travması” kavramlarıyla incelenmektedir. Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra yapılan araştırmalarda medya yoluyla savaş ve şiddet görselleriyle karşılaşanların TSSB ve benzeri ruhsal sorunlar yaşayabilecekleri gösterilmiştir.
Haberler nasıl kurulmalı: Medya çalışanlarına öneriler
Nasıl bir haber dili?
Haberin olumsuz ruhsal etkiler yaratması ve özellikle örseleyici nitelik kazanması inşa edilen söylem ve kullanılan dil ile yakından ilişkilidir. Başlık, manşetler, metnin içeriğinde aktarılan bilgilerin doğruluğu, cümle yapısı, sözcük tercihi önem kazanmaktadır. Tercih edilen sözcüklerde etiketleme, damgalama, ötekileştirme, ayrımcılık, hakaret içeren, yargılayıcı sözcüklerin kesinlikle yer almaması, veri olmadığı halde kesin yargı içeren cümle yapılarından ve habercilik anlayışı ile bağlantısı olmayan bir dilden uzak durulması gereklidir. Amaç olayın nasıl olduğu nasıl gerçekleştiği, kaynakları, nedenleri ve sonuçları ile ilgili kamuoyunu doğru bildirmek, yaşananı onu çevreleyen bağlamı ile ele alarak gerçekçi bir algı yaratabilmektir. Sosyal bağlamını, siyasal, sosyal ve ekonomik kaynaklarını göz ardı eden, mağdurun sorumlu olduğu izlenimi yaratacak biçimde kurulan haber ruhsal etkilenmeyi de kaçınılmaz kılar. Eğer bu bir travma haberiyse, mağdurun örselenmesi yanında bu örselenmenin süreğen nitelik kazanmasına da neden olacaktır. Bu nedenle habere konu olan olayın sosyal ve siyasal bağlamı ve kişilerin elde edilen sağlam bilgilere göre sorumlulukları habercilik anlayışı ve ilkelerine uygun şekilde verilmeli, sorumluluğu olduğuna ilişkin kanıt olmayan birini olayın sorumlusu gibi gösteren söylemlerden uzak durulmalıdır Haberler kaleme alınırken ve verilirken gazetecilik örgütleri tarafından geliştirmiş etik ilkelere, kılavuzlara uygunluğuna dikkat edilmelidir (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 2019; Gazeteciler Cemiyeti, 2019).
Özellikle şiddet olayları ile ilgili verilen haberlerde uygulanan şiddetin gerekli, meşru ve sorun çözücü olduğu biçimindeki yorumlar travmanın etkisini artıracak etkilerinin süreğen nitelik kazanmasına neden olacaktır. Haber başlıkları ve görseller buna yol açmayacak şekilde oluşturulmalıdır. Şiddeti üreten kişiye ilişkin özenilebilecek kimi nitelikler, dikkat çeken özellikler ve bu bireye özel statü kazandıracak ögeler içeren ifadelerden kaçınılmalıdır. Şiddet ve travma içerikli haberlerde yalnızca gerekli bilgiler yer almalıdır. Yaşanan travma deneyimi ve uygulanan şiddetin ayrıntılarına yer verilmemeli, eylemler ayrıntılı biçimde tarif edilmemeli ve hiç bir biçimde yüceltilmemelidir.
Haberin amacı toplumda farkındalık yaratmak, kamuoyunu bilgilendirmek, bilinçlendirmek, yaşanan üzücü olayların sonlanması için bir baskı gücü yaratmaktır. Bu işlevini göz ardı eden bir haber dili doğrudan ya da dolaylı olarak haberin hedefi olan bireyleri, haberin pasif alıcılarını dahi ruhsal olarak etkileme gücüne sahiptir. Haberin amacı dışında kullanılması, ticari bir amaç yüklenmesi, bir ürünü daha çok satmayı hedefleyen bir reklamı izletmek ya da desteklemek amacıyla verilmesi doğru değildir. Diğer yandan siyasal otoritenin gereksinimlerine uygun söylem inşa edilmesine, propaganda aracına dönüştürülmesine, özellikle şiddete meşruiyet kazandırmanın bir aracı olarak kullanılmasına izin verilmemelidir. Şiddet haberlerine ait bilgi ve görsellerin denetimsiz biçimde hem klasik hem de sosyal medyada yer alması travmanın etkilerine duyarlı risk gruplarının özellikle çocuk, ergen ve kadınların bu görsellerle karşılaşması örselenmeye ve bununla ilişkisi ruhsal bozuklukların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Haberin ifade özgürlüğü ilkelerine saygı göstermek koşulu ile buna uygun bir şekilde filtrelenmesi sağlanmalıdır
Görsel materyallerin kullanılması
Şiddet içerikli görsel materyallerde, mağdurların durumu, ve faillerinin eyleminin tüm ayrıntılarıyla, dramatize edilerek, sunulması, olumsuz ruhsal etkiler yaratmaktadır. Özellikle şiddet üretme potansiyeli taşıyan bireylerde imkânsız görünenin gerçekleştirilebilir olduğu düşüncesine yol açarak yeni mağduriyetlere kapı aralaması olasılığı çok önemlidir. Bu nedenle görsel materyallere maksimum özen gösterilmeli, haber ile ilgili görsellerinin “pornografik” bir şekilde verilmesinin önüne geçilmelidir.
Sosyal medya kullanıcılarına öneriler
Ruh sağlığı ile ilgili bilgilerin paylaşılması açısından giderek önem kazanan bir diğer mecra sosyal medyadır. Hem hızlı ve yayılan etkisi hem bu etkinin denetlenememesi sosyal medyanın kitleler üzerindeki etkisini son derece önemli kılmaktadır. Ruh sağlığı ve bozuklukları ile ilgili kaynağı güvenilir olmayan, yanlış, hatalı ve örseleyici biçimde sunulan bilgiler, şiddet haberleri, görselleri, videoları denetimsiz biçimde sosyal medyada sıklıkla yer almaktadır. Özellikle ruhsal etkilenme açısından duyarlı risk gruplarının bu haber içerikler ya da görsellerle karşılaşması olumsuz ruhsal etkilenmeye, örselenmeye ve bununla ilişkisi ruhsal bozuklukların oluşmasına zemin hazırlayabilecektir. Bu tür görsellerin paylaşılmasının önüne geçecek düzenlemeler, filtrelemeyi sağlayacak mekanizmalar geliştirilmelidir. Doğrudan tanığı olunan durumlarda görüntüler kanıt niteliği taşısa da sosyal medyada denetimsiz biçimde paylaşılması izleyenleri örseleyecektir. Bu görüntülerin öncelikle insan hakları ile ilgili örgüt ve kuruluşlarla paylaşılmalı, şiddet içeren kısımları sosyal medyada dolaşıma sokulmamalıdır.
Birçok ruhsal bozukluğun tanısı, tedavisi ve seyri ile ilgili mitler, yanlış inanışlar, özellikle örseleyici olaylardan sonra hurafeler, söylenceler hızla oluşmakta ve yayılmaktadır. Kaynağın güvenilir olmasına ve bir önceki paragrafta altı çizilen hassasiyetlere dikkat edilerek dolaşıma sokulmalıdır. Kaynağı güvenilir olmayan bilgiler aktarılmamalı, bilgilerin öncelikle doğruluğu araştırılmalı, araştırma sonucuna göre dolaşıma sokulmalıdır. Bilgi nesnel bir şekilde bilimsel verilere dayanarak sunulmalıdır. Aktarılan bilgi amaçlananın tersine izleyenlerde gerçek olaya karşı duyarsızlık, kayıtsızlık yaratma, umursamaz tutum sergilemeye yol açmamalıdır. Örseleyici nitelikte görüntü ve görseller içeren iletileri paylaşmamak, görsel olmaksızın olaya ilişkin kaynak göstererek sözel bilgi aktarmak daha doğrudur. Tüm sosyal medya paylaşımlarında nefret söylemine izin veren, ayrımcı ve dışlayıcı ifadelerden kaçınılmalı, bu tür ifadeler paylaşılmamalı ve paylaşanlar ile ilgili sosyal medya sağlayıcısına uyarıda bulunulmalıdır.