BASIN TOPLANTISI Türkiye Psikiyatri Derneği Yıllık Toplantısı & 4. Uluslararası 28. Ulusal Klinik Eğitim Sempozyumu 2026 BASIN BİLDİRGESİ
Türkiye Psikiyatri Derneği 4. Uluslararası ve 28. Ulusal Klinik Eğitim Sempozyumunda Merkez Yönetim Kurulu Genel Başkanı Prof. Dr. Selçuk Candansayar, Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nalan Kalkan Oğuzhanoğlu, Merkez Yönetim Kurulu Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Gülin Özdamar Ünal, Merkez Yönetim Kurulu Genel Sekreteri Uzm. Dr. Gülsüm Zuhal Kamış, Merkez Yönetim Kurulu Saymanı Doç. Dr. Hayriye Mihrimah Öztürk, Merkez Yönetim Kurulu Örgütlenme Sekreteri Uzm. Dr. Ali Gökhan Eşim, Merkez Yönetim Kurulu Asistan Hekimlik Sekreteri Dr. Nur Temizkan, Merkez Yönetim Kurulu Eğitim Sekreteri Dr. Öğr. Üyesi Şahabettin Çetin’in katılımıyla gerçekleştirilen basın toplantısının metni aşağıda sunulmuştur.
Prof. Dr. Nalan Kalkan Oğuzhanoğlu Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı
Bilimsel program kapsamında toplam 14 kurs, 4 çalışma grubu, 30 panel ve 10 uzmanla buluşma oturumu (bunların 6’sı yabancı konuşmacılarla) gerçekleştirilmiştir. Programda ayrıca dergi oturumu, 6 konferans, “On Soruda Bir Konu” başlığı altında 4 oturum ve 1 forum yer almıştır. Bilimsel katkılar çerçevesinde 82 sözlü bildiri ve 46 poster bildiri sunulmuş; 2 araştırma projesi oturumu ile 2 araştırma bildirisi değerlendirme oturumu düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra 8 çalışma ödüle aday gösterilmiş ve 8 proje teşvik kapsamında desteklenmiştir. Toplam 162 konuşmacının yer aldığı etkinliğe 441 katılımcı katılmış, bunların 103’ü burslu olarak desteklenmiştir. Ayrıca 95 davetli katılımcı programa dahil olmuştur. Uluslararası katkı kapsamında Almanya’dan Thomas Pollmacher; İngiltere’den University of Oxford’dan Howard Ryland ve Edoardo Ostinelli ile Lancet editörü Joan Marsh; İtalya’dan Giuseppe Fanelli ve Hollanda’dan Christiian Vinkers olmak üzere toplam 6 yabancı konuşmacı bilimsel programa katkı sunmuştur.
Son Günlerde Yaşanan Şiddet ve İntihar Olayları ile İlgili Değerlendirmemiz
Doç. Dr. Gülin Özdamar Ünal Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Başkan Yardımcısı
Son dönemde okullarda ve kamusal alanlarda artan şiddet olayları, toplum ruh sağlığı açısından ciddi bir kaygı kaynağıdır ve yalnızca bireysel değil, toplumsal koşulların bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Şiddetin görünür hale gelmesi ve normalleşmesi, özellikle çocuklar ve gençler üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Bu süreç, hem başkalarına yönelik saldırgan davranışları hem de bireyin kendine yönelen yıkıcı eğilimlerini, özellikle intihar düşüncesi ve girişimlerini artırabilmektedir. İstanbul’da son günlerde raylı sistemlerde art arda yaşanan intihar olayları hepimizi derinden üzmekte; bu durum yalnızca bireysel kayıplar açısından değil, toplum ruh sağlığı ve kamusal güvenlik açısından da acil ele alınması gereken ciddi bir soruna işaret etmektedir. İntihar davranışı, çoğu zaman çok etmenli bir süreç içinde ortaya çıkar; ruhsal hastalıklar, umutsuzluk, yalnızlık, ekonomik ve sosyal zorluklar, travmatik yaşantılar, madde kullanımı, daha önceki kendine zarar verme davranışları, destek sistemlerinin zayıflaması, ölümcül araçlara kolay erişim ve profesyonel yardıma erişimdeki güçlükler bu süreçte rol oynayabilir. Bu nedenle, intiharı önlemede suçlayıcı ve damgalayıcı söylemlerden uzak, riskleri azaltmayı ve destek mekanizmalarını güçlendirmeyi hedefleyen, bilimsel kanıta dayalı ve bütüncül bir yaklaşım benimsenmelidir. Toplumda şiddet ikliminin azaltılması, güven duygusunun yeniden tesis edilmesi ve toplumsal huzurun güçlendirilmesi, intiharı önlemenin temel koşulları arasındadır. İntihar önlenebilir. Bunun için ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi, risk altındaki bireylerin erken fark edilmesi, kriz anında hızlı ve şefkatli müdahale edilmesi ve ölümcül yöntemlere erişimin sınırlandırılması büyük önem taşımaktadır. İntihar davranışının bulaşıcı olabileceği bilinmektedir. Bu nedenle medyada intihar haberlerinin sansasyonel ve ayrıntılı biçimde sunulmasından kaçınılmalı; bunun yerine yardım yolları ve destek mekanizmaları görünür kılınmalıdır. Raylı sistemlerde yaşanan intiharlar; sağlık hizmetlerinin yanı sıra kent planlaması, ulaşım güvenliği ve yerel yönetimlerin ortak sorumluluğunda ele alınmalıdır. Uluslararası veriler; platform bariyerleri, güvenlik sistemleri ve personel eğitiminin etkili koruyucu önlemler olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda, tüm paydaşların katılımıyla bütüncül bir intiharı önleme eylem planı oluşturulması gerekmektedir. Toplum olarak da sorumluluğumuz vardır. Çevremizde umutsuzluk, vedalaşma, içe çekilme, “yaşamak istememe” ifadeleri veya kendine zarar verme belirtileri gördüğümüzde bunu göz ardı etmemeli; yargılamadan destek olmalı ve profesyonel yardıma yönlendirmeliyiz. Bugün ihtiyaç duyulan şey; korku ve sansasyon değil, dayanışma, erken müdahale ve erişilebilir destek sistemleridir. Ruhsal kriz yaşayan her birey için temel mesaj nettir: Yalnız değilsiniz. Yardım vardır. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak bir kez daha vurguluyoruz: İntiharı önleme çalışmaları çok paydaşlı bir halk sağlığı sorumluluğudur. Yaşamı koruyan kentler; yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da güvenli ve destekleyici olmalıdır. İstanbul’da yaşanan kayıpların yeni kayıplara yol açmaması için bilimsel bilgiye, kurumsal iş birliğine ve insan onurunu merkeze alan politikalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak, yaşamı korumak ve toplum ruh sağlığını güçlendirmek için tüm paydaşlarla iş birliği içinde çalışmaya hazır olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.
Sağlıkta Şiddet Üzerine Değerlendirmemiz
Uzm. Dr. Gülsüm Zuhal Kamış Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Sekreteri
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet, yıllardır çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Bu süreçte hekimler ve sağlık çalışanları yalnızca sözel ya da fiziksel şiddete maruz kalmıyor, hayatını da kaybediyor. Sağlık çalışanlarının en az üçte birinin fiziksel şiddete, %95’den fazlasının sözel ya da fiziksel şiddete maruz kaldığı koşullarda; meslektaşlarımız, bir taraftan Dr. Ersin Arslan, Dr. Fikret Hacıosman, Dr. Ekrem Karakaya, Dr. Göksel Kalaycı, Dr. Aynur Dağdemir ve mesleki baskıların gölgesinde yaşamını yitiren Dr. Melike Erdem gibi yaşamını yitiren meslektaşlarımızın acısını yüreğinde taşıyor, bir taraftan da sağlık hizmeti sunmaya devam ediyor. Toplumun genelinde olduğu gibi sağlık kurumlarındaki şiddetin de bu kadar sık olması sağlıkta şiddetin bireysel değil, yapısal bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. Şiddet riskini azaltacak tedbirlerin azlığı, şiddet ortaya çıktığında adli yaptırımların azlığı, şiddetin ortaya çıkmasını kolaylaştıran zaman ve performans baskısı, medyada, politik ortamda, birçok alanda kullanılan şiddet dili, hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik olumsuz ve kışkırtıcı söylemler sağlıkta şiddeti besliyor. Bu durum sağlık hizmetinin niteliğini düşürüyor, çalışanların tükenmişliğini artırıyor, kamuoyunda güven duygusunu zedeliyor, sağlık çalışanları ile hastalar arasına mesafe girmesine ve çatışmanın tarafı gibi hissetmelerine neden oluyor. Halbuki bir taraftan biliyoruz ki bu şiddet ortamı düzeltilebilir, sağlıkta şiddet önlenebilir. Güvenli, güvenceli ve insan onuruna yakışır çalışma ortamlarının sağlanması, yalnızca çalışanların değil, tüm toplumun sağlık hakkı açısından vazgeçilmezdir. Sağlık çalışanlarında tükenmişliğe neden olan, şiddetin ortaya çıkışına zemin hazırlayan performans ve zaman baskısı yaratan sistemler yeniden düzenlenmeli; sağlık ortamı ister sağlık talebi ve hizmet sunumu sırasında gerçekleşen ister hiyerarşik ilişki içinde ortaya çıkan fiziksel ya da sözel her türlü şiddetten arındırılmalı, şiddetsiz bir sağlık ortamı toplumsal ve yönetsel düzeyde bir öncelik olmalıdır. Acil servisler başta olmak üzere, tüm sağlık birimleri tıbben acil ve gerekli hizmetlerin sunulduğu alanlar haline getirilmelidir. Hasta/hasta yakınları ve sağlık çalışanları bir müşteri ilişkisinin ya da bir çatışmanın tarafı olmamalı, sağlık hizmeti için iş birliği kuran taraflar olmalıdır. Her türlü kamusal alanda şiddet dilinin kullanımından kaçınılmalı. Sağlıkta şiddeti önlemeye yönelik tedbirler tüm ülke çapında ve tüm sağlık kuruluşlarında kapsamlı bir şekilde alınmalı, şiddet ortaya çıktığında etkin şekilde cezalandırılması sağlanmalı. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak sağlıkta şiddetin çözümüne katkı sağlayacak her türlü çalışmaya ortak olmaya hazırız.
Kadına Yönelik Şiddet Üzerine Değerlendirmemiz
Doç. Dr. Hayriye Mihrimah Öztürk Türkiye Psikiyatri Derneği Saymanı
Bugün burada, yalnızca istatistiklerden ibaret olmayan; her biri bir yaşamı, bir hikâyeyi ve çoğu zaman geri dönüşü olmayan kayıpları temsil eden kadına yönelik şiddet gerçeğine dikkat çekmek için bir aradayız. Kadına yönelik şiddet; cinsiyetler arası güç eşitsizliğinin bir sonucu, aynı zamanda kadınların temel insan haklarının açık bir ihlalidir. Fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetin her türü; kadının yaşam hakkını, onurunu ve bütünlüğünü tehdit etmektedir. Bu yönüyle kadına yönelik şiddet, yalnızca bireysel bir sorun değil; ülkeler ve kültürler arası yaygınlığı nedeniyle küresel bir halk sağlığı sorunudur. Dünya genelinde her üç kadından en az biri yaşamı boyunca fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Pandemi ve küresel krizlerle birlikte bu oranların arttığı bilinmektedir. Ancak daha çarpıcı olan, kadınların çok az bir bölümünün şiddete maruz kaldığında resmi kurumlara başvurabileceğine ve destek alabileceğine inanmasıdır. Bu durum, şiddetin görünmeyen boyutlarını ve kadınların yalnız bırakıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Kadına yönelik şiddet; ister kamusal alanda ister özel alanda gerçekleşsin, kadınların fiziksel ve ruhsal sağlığını derinden etkilemektedir. Psikiyatri alanından baktığımızda; travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete bozuklukları, madde kullanım sorunları ve intihar riskinde artış gibi ciddi ruhsal sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Şiddet yalnızca maruz kalan kadını değil; çocukları, aileyi ve tüm toplumu etkileyen kuşaklararası bir travma döngüsü yaratmaktadır. Bu nedenle açıkça ifade etmek gerekir ki: Şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz. Kültürel, geleneksel ya da dini hiçbir referans, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıramaz. Şiddetle mücadelede en önemli sorunlardan biri cezasızlık algısıdır. Kadın cinayetleri ve şiddet vakalarında etkin soruşturma ve caydırıcı yaptırımların eksikliği, failleri cesaretlendirmektedir. Bu noktada, hukukun etkin işlemesi ve kadınların korunmasına yönelik mekanizmaların eksiksiz uygulanması hayati önemdedir. Kadına yönelik şiddetle mücadelede uluslararası düzeyde en kapsamlı çerçevelerden biri olan İstanbul Sözleşmesi ve ulusal düzeyde 6284 sayılı Kanun, kadınların yaşam hakkını güvence altına almak için kritik öneme sahiptir. Bu düzenlemelerin etkin ve bütüncül biçimde uygulanması, şiddetin önlenmesinde vazgeçilmezdir. Öte yandan, kalıcı çözüm yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı değildir. Şiddetin temelinde yatan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele edilmeden, eğitimden çalışma yaşamına kadar her alanda eşitlik sağlanmadan ve toplumsal zihniyet dönüşümü gerçekleştirilmeden bu sorunun ortadan kaldırılması mümkün değildir. Kadına yönelik şiddet kaçınılmaz değildir. Bu şiddet, öğrenilmiş ve yeniden üretilen bir olgudur; dolayısıyla değiştirilebilir. Şiddeti önlemek; şiddete maruz bırakılan kadınlara inanmak, onları güçlendirmek ve destek mekanizmalarını erişilebilir kılmakla başlar. Sağlık sistemi, emniyet birimleri ve adli süreçler; kadınların yeniden travmatize edilmesini önleyecek şekilde yapılandırılmalıdır. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak bizler; kadına yönelik şiddetin bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğunu vurguluyor; her kadının güvenli, onurlu ve eşit bir yaşam hakkına sahip olduğunu bir kez daha ifade ediyoruz. Kadınların yaşam hakkını savunmak, yalnızca kadınların değil, tüm toplumun sorumluluğudur. Şiddetin sona erdiği, eşitliğin ve adaletin hâkim olduğu bir toplum mümkün ve gereklidir.
Cinsiyet Çeşitliği, Cinsel Yönelimler ve Maruz Kaldıkları İnsan Hakları İhlalleri Üzerine Değerlendirmemiz
Uzm. Dr. Ali Gökhan Eşim Türkiye Psikiyatri Derneği Örgütlenme Sekreteri
Cinsiyet çeşitliliği ve heteroseksüellik dışı cinsel yönelimlerin bir hastalık olmadığını, bugüne kadarki tüm açıklamalarımızda vurguladığımız gibi bugün de açık ve net biçimde ifade ediyoruz. İnsan cinselliği ve kimliği doğası gereği çeşitlidir; bu çeşitlilik ne bir özenti ne de dışsal telkinlerle oluşan bir durumdur. Aynı şekilde, bu çeşitliliğin bireyi ya da toplumu şiddete yönelten bir unsur olduğu yönündeki iddiaların hiçbir bilimsel karşılığı bulunmamaktadır. Buna karşın, son dönemde LGBTİ+ bireylere yönelik artan sosyal, hukuki ve tıbbi kısıtlamaların, evrensel insan hakları ve yaşam hakkı açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu görmekteyiz. Özellikle cinsiyet uyum süreçlerine ilişkin sağlık hizmetlerinin engellenmesi, geciktirilmesi ya da erişimin zorlaştırılması; bilimsel bilgiyle, etik ilkelerle ve hekimlik sorumluluğuyla açıkça çelişmektedir. Bu bağlamda, hormon tedavisine erişime getirilen yaş kısıtlamalarının yaratacağı sonuçlar son derece kaygı vericidir. Halihazırda klinik değerlendirme süreçlerinden geçmiş, tedavi planlaması yapılmış ya da tedaviye başlamış bireylerin bu hizmetlerden mahrum bırakılması; ruhsal iyilik halinin bozulmasına, tedavi sürekliliğinin kesintiye uğramasına ve ciddi psikososyal risklerin artmasına yol açacaktır. Sağlık hizmetlerine erişimin idari düzenlemelerle keyfi biçimde sınırlandırılması, bireylerin bedenleri ve yaşamları üzerindeki özerklik haklarının ihlalidir. Türkiye’nin, LGBTİ+ bireylerin hakları ve sağlık hizmetlerine erişimi açısından uluslararası alanda giderek gerileyen bir konuma sürüklendiği açıktır. Bu gerileme yalnızca LGBTİ+ bireylerin değil, toplumun bütününün hak ve özgürlük alanlarını daraltan bir sürecin parçasıdır. Sağlık hizmetlerinin ideolojik ve politik müdahalelerden bağımsız olması gerekirken, bu alanda yaşanan kısıtlamalar hem tıp pratiğine hem de toplum sağlığına zarar vermektedir. Bireylerin haklarını ve sağlık hizmetlerine erişimini kısıtlayan, onları görünmez kılan ve hedef haline getiren politikalar; toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmekte, nefret söylemini ve şiddeti beslemektedir. Ayrımcı söylemler yalnızca bireylerin ruh sağlığını olumsuz etkilemekle kalmamakta, aynı zamanda toplumsal barışı ve birlikte yaşama kültürünü de zedelemektedir. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak; bilimsel bilgiyi ifade etmeyi suç haline getiren, hekimleri ve sağlık çalışanlarını hedef gösteren, bireylerin temel haklarını kısıtlayan tüm uygulamalardan derhal vazgeçilmesi gerektiğini vurguluyoruz. Sağlık hizmeti, evrensel etik ilkeler doğrultusunda, eşit, erişilebilir ve ayrımcılıktan uzak biçimde sunulmalıdır. Her bireyin, güvenli, kapsayıcı ve bilimsel temelli sağlık hizmetine eşit erişim hakkı vardır. Bu hakkın korunması yalnızca mesleki bir sorumluluk değil, aynı zamanda temel bir insanlık görevidir. Ötekileştiren, dışlayan ve hakları sınırlayan değil; ruh sağlığını, insan onurunu ve eşitliği temel alan politikaların geliştirilmesi, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Şiddet Olaylarının Haberleştirilmesi Üzerine Değerlendirmemiz
Doç. Dr. Şahabettin Çetin Türkiye Psikiyatri Derneği Eğitim Sekreteri
Bireylere ve kitlelere dönük her türlü şiddet kamusal alanda daha görünür hale gelmiş; gerek konvansiyonel medya, gerek sosyal medya içerik üreticileri, gerekse denetleyici yapılara düşen sorumluluk artmıştır. Şiddet, yalnızca bireysel bir eylem ya da anlık bir kriz değil; bireysel, toplumsal, ekonomik, politik ve kültürel boyutları olan çok etkenli bir halk sağlığı sorunudur. Dünya Sağlık Örgütü, şiddetle ilişkili nedenlerle her yıl bir milyondan fazla insanın yaşamını yitirdiğini; şiddetin özellikle genç yaş gruplarında önde gelen ölüm nedenleri arasında yer aldığını bildirmektedir. Bu yüzden şiddeti yalnızca bir haber olarak değil, önlenmesi gereken ve toplumun bütününü ilgilendiren bir mesele olarak ele almak gereklidir.
Şiddetin haberleştirilmesinde kullanılan dil ve görsel materyaller birçok risk taşır: Olayın ve sonuçlarının dramatize edilerek, failin kahramanlaştırılarak sunulması yoluyla merak uyandırıcı ya da özendirici etki yaratılması; şiddete yol açtığı öne sürülen nedenlerin vurgulanmasıyla eylemin meşrulaştırılması; failin eyleminin akıl hastalığına atfedilmesi şeklinde hatalı anlatılar ile psikiyatrik bozuklukların damgalanması ve şiddetin esas nedenlerinin göz ardı edilmesi. Bir şiddet olayının sunumu, öne çıkarılan ayrıntılar, kullanılan dil ve görseller, failin anlatım biçimi, şiddete yol açtığı öne sürülen gerekçeler zihinlerde iz bırakarak kültürü doğrudan etkileyebilir. Bu etkiler de toplumun olaylara atfettiği anlamlar, tehdit olarak gördüğü gruplar ve meşru sayacağı çözümleri de belirleyebilir. Sansasyonel anlatım, olayı dramatize eden başlıklar, failin yaşam öyküsünü öne çıkaran haberler taklit riskini artırabilmektedir. Bu tür bir dil, kamusal yararı değil görünürlüğü ve etkileşimi öncelemekte; şiddetin toplumsal etkisini azaltmak yerine büyütebilmektedir. Tüm bu unsurlar, şiddetin haberleştirilmesi aracılığıyla ortaya çıkan kamusal zararın katlanmasına ve yaygınlaşmasına yol açabileceğinden, ilgili tüm aktörlerin etkin biçimde sorumluluk üstlenmesi önemlidir. Bu bağlamda medya içeriğinin nasıl kurulduğu; yalnızca etik bir tercih değil, aynı zamanda bir halk sağlığı meselesidir. Konuyla ilgili Türkiye Psikiyatri Derneği olarak özellikle vurguladığımız bir konu da, şiddet olaylarının ruhsal hastalıklarla hatalı ve ingirgeyici bir biçimde ilişkilendirilmesidir. Araştırmalarda ruhsal hastalıkla ilgili haberlerin yarısından çoğunun şiddet teması içerdiği, buna karşılık iyileşme ya da etkili tedaviden söz eden haberlerin oldukça sınırlı kaldığı, ruhsal bozukluklarla şiddet arasında çok sık bağ kurulduğu gösterilmiştir. Oysa ruhsal hastalığı olan kişilerin büyük çoğunluğu şiddetin faili değil; tersine, damgalanmanın, dışlanmanın ve çoğu zaman şiddetin hedefi olmaktadır. Şiddetin asıl belirleyicileri arasında sosyal yoksunluk, ekonomik güvensizlik, medyada göz önünde yer alan kişilerin kullandığı dil, geçmişte yaşanmış ya da halen yaşanmakta olan şiddet maruziyeti gibi etkenler olup ruhsal tanı açıklayıcı ya da öngördürücü bir değişken değildir. Bu çarpıtılmış ilişkilendirme, ruhsal hastalığı olan bireylerin yardım arayışını zorlaştırmakta, önyargıyı beslemekte, dışlanmayı artırmaktadır. Bu nedenle basın kuruluşlarını, sosyal medya içerik üreticilerini, dijital platformları ve denetleyici kurumları; şiddet haberlerinde kamu yararını, toplumsal etkileri ve ruh sağlığı boyutunu gözeten etik bir yayıncılık anlayışını güçlendirmeye çağırıyoruz. Sorumlu habercilik; faili yücelten değil toplumu bilgilendiren bir dil kurmayı, mağduru ve toplumsal etkileri görünür kılmayı, önleyici sosyal politikaları ve destek mekanizmalarını gündemde tutmayı, psikiyatrik tanıları spekülatif biçimde kullanmamayı, gerektirir. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak, bu konuda bilimsel ve etik ilkelerimiz doğrultusunda medya kurum ve kuruluşlarıyla dayanışma içinde olmaya her zaman hazır olduğumuzu bildirmek isteriz.
Dijital Şiddet Üzerine Değerlendirmemiz
Dr. Nur Temizkan Türkiye Psikiyatri Derneği Asistan Hekimlik Sekreteri
Bugün burada şiddetin farklı biçimlerini konuşuyoruz. Ben özellikle, giderek yaygınlaşan ve çoğu zaman görünmez kalan bir şiddet türü olan “dijital şiddet”e dikkat çekmek istiyorum Dijital şiddet, yalnızca teknolojik bir sorun değil. Toplumsal, psikolojik ve sistematik katmanları olan çok boyutlu bir kriz. Ve ayrıca dijital şiddet, bireysel bir psikopatolojiden ziyade, politik, sosyolojik ve kültürel unsurların bir sonucu. Dijital şiddet dediğimizde; internet, sosyal medya, akıllı telefonlar gibi araçlar üzerinden gerçekleştirilen her türlü taciz, tehdit, aşağılama, şantaj ve kontrol davranışını kastediyoruz. Bu, aslında geleneksel şiddetin ortadan kalkmış hali değil; dijital dünyaya taşınmış ve yeni araçlarla güçlenmiş bir uzantısı. Dijital şiddet, günlük hayatta farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. En yaygın örneklerden biri, bireyin konumunun veya sosyal medya etkinliklerinin rızası dışında sistematik biçimde izlenmesiyle ortaya çıkan siber takip. Buna ek olarak, özel içeriklerin tehdit aracı olarak kullanılması (cinsel içerikli şantaj), kişisel bilgilerin rızasız biçimde ifşa edilmesi (doxing) ve kimliğe bürünme yoluyla gerçekleştirilen itibar zedeleme pratikleri, dijital şiddetin diğer önemli biçimleri. Son dönemde ise, yapay zekâ teknolojileriyle kişilerin görüntülerinin rızaları olmaksızın cinsel içerikli görsellere dönüştürülmesi, bu şiddetin yeni ve giderek yaygınlaşan bir boyutunu oluşturuyor. Dijital şiddetin güncel ve dikkat çekici bir diğer görünümü ise iptal kültürü. Sosyal medya üzerinden gelişen bu süreçte, toplumsal normlara aykırı görülen söylem ya da davranışlar hızla yaygınlaşarak bireylerin hedef alındığı kolektif dışlama pratiklerine dönüşüyor. Çoğu zaman bir tür “dijital mahkeme” gibi işleyen bu mekanizmalar, dijital şiddetin temel dinamikleriyle örtüşüyor. Bu durum yalnızca itibar kaybı ve yoğun psikolojik baskı yaratmakla kalmıyor; aynı zamanda bireylerde oto-sansür gelişmesine ve ifade özgürlüğünün daralmasına da yol açabiliyor. Dijital şiddeti diğer şiddet biçimlerinden ayıran ve etkisini ağırlaştıran bazı yapısal özellikler var. Bunlardan ilki, anonimlik. Failin kimliğini gizleyebilmesi, hesap verebilirliği azaltarak saldırgan davranışları kolaylaştırıyor. İkinci olarak, dijital içeriklerin çok hızlı yayılabilmesi ve kalıcı olması, maruziyetin sınırlarını ortadan kaldırır. Bir içerik saniyeler içinde geniş kitlelere ulaşabilir ve çoğu zaman tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmaz. Üçüncü olarak ise, dijital şiddet fiziksel mesafe tanımaz. Fail ve mağdur arasında coğrafi bir sınır olmaksızın, şiddet her an ve her yerden sürdürülebilir hale gelir. Bu özellikler bir araya geldiğinde, dijital şiddet yalnızca anlık bir eylem olmaktan çıkar; sürekli, tekrarlayıcı ve kaçınılması güç bir maruziyet yaratır. Güncel verilere bakarsak, Birleşmiş Milletler’in raporuna göre, kadın gazeteciler ve aktivistlerin üçte ikisinden fazlası dijital şiddete maruz kalıyor, bu vakaların yüzde 40 kadarı fiziksel şiddetle sonuçlanıyor. Türkiye’de yapılan çalışmalar ise her 10 kadından yaklaşık 3’ünün ısrarlı takibe maruz kaldığını, kadınların yarısından fazlasının ise dijital mecralarda taciz içerikli mesajlarla karşılaştığını gösteriyor. Bu bulgular, dijital şiddetin çoğu durumda fiziksel şiddetin alternatifi değil; onu önceleyen, besleyen ve sürekliliğini sağlayan bir süreç olduğunu göstermekte. Biz bugün şunu vurgulamak istiyoruz: Dijital alan da bir yaşam alanı. Orada maruz kalınan şiddet gerçek ve ruh sağlığı üzerindeki etkileri son derece somut ve yıkıcı. Kadınların, gençlerin ve diğer tüm grupların dijital alanda var olabilmek için daha sessiz, daha görünmez olmak zorunda kalması bir çözüm değil. Dijital şiddet çok boyutlu bir kriz ve bununla ancak toplumsal, psikolojik ve yapısal düzeyde eş zamanlı bir mücadeleyle baş edebiliriz. Daha güvenli ve eşit bir dijital alanı da ancak bu bütüncül yaklaşımla birlikte kurabiliriz. Teşekkür ederim.