Ayrımcılık Başka Bir Ayrımcılığı Güçlendirir, Şiddete Zemin Sağlar, Sağlığı Bozar: İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçilemez!

Ayrımcılık Başka Bir Ayrımcılığı Güçlendirir, Şiddete Zemin Sağlar, Sağlığı Bozar:
İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçilemez!

Toplumda arttığına ve maalesef önüne geçemediğimize tanık olduğumuz şiddet, cinsiyetçi normlardan, nefret söyleminden, ayrımcılıktan beslenmekte, insanların sağlıklarını, umutlarını ve ülkemizin geleceğini karartmaktadır. Bu açıdan Türkiye’nin “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ni imzalaması kadının toplumdaki statüsünü koruma ve kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele etme konusunda önemli bir adımdı ve ihtiyaçtı. Her ne kadar yeterince uygulanmasa da umut vericiydi. Daha yaygın bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali olarak tanımlamakta ve şiddetin önlenmesini amaçlamaktadır. Bir devlet İstanbul Sözleşmesini imzaladığında; toplumsal cinsiyet eşitliği bakış açısına yer vermeyi, kadın-erkek eşitliği ve kadınların güçlendirilmesine yönelik etkili politikalar geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmektedir. Bu taahhüt önemli bir göstergedir; ancak Sözleşme’nin gereklerini yerine getirmekle aynı anlama gelmemekte, aynı etkiyi doğal olarak göstermemektedir.

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili topluma yanlış bilgilerin ısrarla verilmekte olduğunu görmekteyiz. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet yıllardır önüne geçilemeyen bir hızda artmaktadır. Bu durum, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmış olmasıyla değil, uygulanamamış olmasıyla ilgilidir. Sözleşme; namus, kültür, gelenek, görenek, dini gerekçelerle kadınlara ayrımcılık ve şiddet uygulanamayacağının, şiddet uygulandıysa bu gerekçelerin kabul edilmeyeceğinin altını çizer. Dahası, devleti şiddet mağdurunun etkin şekilde korunması, şikayetinden vazgeçse dahi korunması için gerekli önlemlerin alınması konusunda sorumlu tutar. Her geçen gün örneklerine şahit olduğumuz şiddet olaylarında Sözleşme ile taahhüt edilen sorumluluğun yeterince yerine getirilmediğini görüyoruz. Şiddet olayları İstanbul Sözleşme’nin yetersizliğinin değil, tam tersine ülkemizde Sözleşme’ye ve kesin irade ile uygulanmasına ne kadar ihtiyaç duyulduğunun göstergesidir.

İstanbul Sözleşmesi ve şiddet, ayrımcılık ve hak ihlalleri ile ilgili diğer yasal düzenlemeler toplumda güç sahibi kesimlerin, yöneticilerin, kurumların iyi niyetlerinin, duyarlılıklarının sonucunda geliştirilmemiştir. Bu düzenlemeler toplumda mağdur edilen, temel insan haklarından mahrum edilen grupların ısrarla mücadelelerini sürdürmeleriyle elde edilen kazanımlardır. İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye ile ilişkisi sadece adında İstanbul şehrimizin adının geçmesi, sözleşmenin burada imzalanmış olması değildir. Sözleşmenin her satırında yıllardır bu ülkede kadına yönelik şiddet ve eşitsizliğe karşı büyük bedeller ödenerek yürütülmekte olan mücadelenin izleri bulunmaktadır.

Toplumda kimseyi geride bırakmadan şiddet ve eşitsizlikle mücadele edenler sadece yasal düzenlemelerin sorunları ortadan kaldırmayacağının farkındadır. Ancak Sözleşme’ye imza atmak nasıl bir niyet ve irade beyanıysa, çekilmek de aksi yönde bir irade beyanına karşılık gelmektedir. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kadına yönelik şiddetle mücadeleden taviz verdiği anlamına gelecektir. 

İstanbul Sözleşmesi şiddete maruz bırakılan kişilerin haklarını korumaya yönelik tedbirlerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi herhangi bir temele dayalı olarak “ayrımcılık yapılmaksızın” uygulanmasını gerektirmektedir. Sözleşmenin hizmet ettiği şiddetle mücadeleye ilk imzacısı olarak gösterilen güçlü bağlılık, ancak hükümler herhangi bir ayrım yapılmaksızın uygulandığında inandırıcı olacaktır. Herkesi kapsadığı açıkça ifade edilmeyen hükümlerin, toplumda eşitsizliğin hakim olduğu bir durumda adı anılmayanların aleyhine uygulamaların önünü açacağı, korumak bir yana şiddet ve ayrımcılığı teşvik edeceği aşikardır. İşte İstanbul Sözleşmesi’nin ayrımcılığa karşı çıkan bu yönü gerekçe gösterilerek kazanılmış haklar ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Tıp ve psikiyatri çok uzun süredir insanların cinsiyetle ilişkilendirilen bedensel özellikler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim açısından geniş bir çeşitlilik gösterdiğini bilmektedir. Günümüzde bu çeşitliliğin bir bölümü LGBTİ+ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks, artı) ifadesinde karşılığını bulmaktaysa da, çeşitlilik bu kavramlarla da sınırlı değildir. Bu özellikler herhangi bir insan topluluğuna özgü olmadığı gibi, Türkiye dahil herhangi bir topluma da ‘yabancı’ değildir. Psikiyatri uzun süredir bu çeşitliliğin herhangi bir yüzünü yansıtan kimliklerin olağandışı, normal dışı, sağlıksız olmadığını bilmektedir.  Bu bilgi bu gruplar da dahil olmak üzere insanla ilgili yapılan araştırmalara dayanmaktadır. Dahası tüm bu gruplarda bedensel ve ruhsal sağlık sorunlarının toplumda maruz kaldıkları ayrımcılıkla ilişkili olduğu bilinmektedir. Psikiyatristler ve diğer sağlık çalışanları yıllardır LGBTİ+ ve aileleriyle sürdürdükleri çalışmalarla kimliğe yönelik ayrımcılıkla mücadelenin kişiye de, aileye de, toplumsal yaşama da olumlu etkilerini ortaya koymaktadır. 

Sadece kişilerarası ilişkilerde sergilenen ayrımcı tutumlar değil, topluma hakim olan damgalanma ve nefret söylemi de sağlığı olumsuz etkilemektedir. LGBTİ+ olmak ya da kimliğin herhangi bir yönüyle ilgili ayrımcılığı açıkça engelleyen yasal düzenlemelerin, sağlığa olumlu etkileri araştırmalarla defalarca gösterilmiştir. Nefret söylemlerinin ve suçlarının haksız tahrik indirimleri ile karşılanmasının, cezasız kalmasının önüne geçilecek tedbirler alınması, ayrımcılığa karşı, koruyucu yasal düzenlemeler yapılması gereklidir. İstanbul Sözleşmesi’nde toplumda ayrımcılığa maruz kalan kimlik özelliklerine yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırılmasının vurgulanması da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Herhangi bir özellikle ilgili yaşanan ayrımcılık, diğer alanlarda yaşanan ayrımcılıklarla yakından ilişkilidir. Kimlikle ilgili bir özelliğin, örneğin eşcinselliğin, toplum ve aile değerleriyle bağdaşmadığı iddiası toplumun bir bölümüne yönelik ayrımcı tutumu desteklemektedir. Ayrımcılıkla, dışlanmayla, nefret suçlarıyla mücadele etmek, bunların bedensel ve ruhsal sağlığa olumsuz etkileriyle ilgili çalışmak sağlık çalışanlarının temel mesleki sorumlulukları arasındadır. Bu nedenle, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin toplumun bir bölümüyle ilgili olumsuz değerlendirme üzerinden açıklanması toplum sağlığı açısından ciddi tehlikeler içermektedir ve endişe vericidir. Sözleşmeden çıkılma kararının diğer bir gerekçesi olarak öne sürülenin aksine Sözleşme’nin aile birliğine herhangi bir tehdit oluşturmadığı,  tam tersine aile içi barışı sağlama amacıyla bir çerçeve oluşturduğu göz ardı edilerek, aile içi şiddete  zemin hazırlanmaktadır.

Şiddeti ve onu besleyen sağlıksız ve kötücül düşünceleri gören ve mücadele etmeye çalışan ruh sağlığı çalışanları olarak bu kararın çok ciddi sonuçları olacağını, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararından hızla vazgeçilmesi gerektiği, İstanbul Sözleşmesi’nin etkin, tereddütsüz bir şekilde uygulanması için çaba gösterilmesi gerektiği, bireysel ve toplumsal ruh sağlığımız için bunun zorunlu olduğunu kamuoyunun bilgisine sunmak isteriz.