Anneler Günü 2026 Mesajı Türkiye Psikiyatri Derneği olarak, anneliği, biyolojik bir zorunluluk ya da kutsal bir yazgı olarak değil; toplumsal üretimin, bakım emeğinin ve ruhsal şekillenmenin tam kalbinde duran bir tarihsel pratik olarak ele alıyoruz. Toplumun anneliğe atfettiği o dokunulmaz kutsallık, aslında kadının sırtına binen devasa duygusal yükü, yaşadığı yabancılaşmayı görünmez kılıyor. Anneliği "her şeye kadir" olması zorunlu "hatasız" bir “kimlik” olarak kurgulayan bu yaklaşım, kadını kendi öznelliğinden koparıp onu sistemin ihtiyaç duyduğu “kusursuz bakıcı" rolüne indirgerken, kadınların bedeni, emeği ve yaşamı üzerinde toplumsal baskıların en yoğun hissedildiği alanlardan biri haline getiriyor, “iyi” ya da “makbul” anneye dair beklentiler, kadınların nasıl yaşayacağına ve nasıl bakım vereceğine dair sınırlar çiziyor, anneliği çoğu zaman özgür bir seçimden çok bir zorunluluk gibi sunuyor. Ruh sağlığını, kadınların taşıdığı ağır bakım yükünü, tükenmişliği ve görünmeyen emeği görünmez kılan bu toplumsal belirlenmişlikten bağımsız düşünemeyiz. Bu emek sadece fiziksel işleri kapsamaz; evin duygusal iklimini yönetmekten çocukların ihtiyaçlarını önceden fark etmeye, eğitim süreçlerinin izlenmesinden hane içi organizasyona kadar uzanan, bitmek bilmeyen bir zihinsel yükü içerir. Anneliğin çoğu zaman "fedakârlık" ve "karşılıksız sevgi" gibi kutsallaştırılmış kavramlarla tanımlanması, bu devasa emeğin politik ve ekonomik niteliğinin gözden kaçırılmasına yol açar. Oysa anneliğin bu görünmeyen yükle özdeşleştirilmesi, kadının kendi ruhsal alanını daraltır ve onu sürekli bir "tetikte olma" haline hapseder.
Tanıların Ötesinde: Yapısal Eşitsizlikler Kadınların doğum süreci ve sonrasında yaşadıklarını yalnızca bireysel semptomlar ve tıbbi tanılarla açıklamak, onları kuşatan yapısal eşitsizliklerin üzerini örtüyor. Doğum sonrası yaşanan ruhsal zorlanmaların; esasında kadını yalıtılmış çekirdek aileye hapseden, kolektif dayanışma ağlarından kopararak tek başına bir insan yetiştirme sorumluluğuyla baş başa bırakan sistemin ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kadın ruhsallığındaki izdüşümü olduğunu hatırlamak gerekiyor. Annelik, sadece kadının değil, tüm toplumun ortak sorumluluğunda olması gereken bir hayat pratiğidir.
Sınırları Aşan Şefkat: Bakımın Öznelliği Bakım verme eylemini, nesnesine göre "itibar" hiyerarşisine sokmak ve belirli sevgi biçimlerini dışlamak, anneliği mülkiyet olarak görme anlayışını yansıtır. Oysa bir canlıya —evlada, bir hayvana ya da bir başkasına— bakım vermek, ona ruhsal olarak yönelmek ve hayatını onunla paylaşmak; biyolojik bağın çok ötesinde, incelikli bir ilişki kurar. Şefkati belirli kalıplara hapsetmeye çalışmak, insan ruhunun o geniş birleştirici kapasitesini daraltır. Kadınların ruh sağlığının korunması ve iyileşmesi ancak doğurganlıklarına ve kuracakları bağın şekline özgürce karar verebildikleri koşullarda mümkün olur. Bu Anneler Günü’nde Türkiye Psikiyatri Derneği olarak;
Kısacası hayatı emeğiyle kuran ve koruyan herkesin yanındayız. Ruh sağlığı, kutsallık mitlerinden arınarak hayatın her alanında gerçek dayanışma kurulabildiğinde özgürleşecek.
Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu