Türkiye Psikiyatri Derneği İş Yaşamı ve İşçi Ruh Sağlığı Çalışma Birimi
Türkiye’de Çocuk İşçiliği ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri Raporu Şubat 2026
Giriş Çocuk işçiliği, çocuğun fiziksel, zihinsel, sosyal veya ahlaki gelişimine zarar veren ve eğitimine engel olan çalışma faaliyetleri olarak tanımlanmaktadır (1). Bu kavram ülkemizde son dönemlerde yoğun biçimde tartışılmaktadır. Bu tartışma özellikle çocuk işçiliğin devlet eliyle kurumsallaştırıldığı Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) projesi ve gittikçe artan çocuk işçi ölümleri üzerinden sürmektedir. Çocuk işçiliği Türkiye’de çocukların sağlıklı gelişimini ve ruh sağlığını tehdit eden önemli bir halk sağlığı ve çocuk hakları sorunudur. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 Çocuk İşgücü Anketi verileri, 5–17 yaş grubundaki çocukların %4,4’ünün, yani yaklaşık 720 000 çocuğun çalıştığını; çalışan çocukların %45,5’inin hizmet, %30,8’inin tarım ve %23,7’sinin sanayi-imalat sektörlerinde istihdam edildiğini göstermektedir (2). TÜİK’in 2023 “A Snapshot on Statistics on Children” raporu 15–17 yaş grubunun işgücüne katılma oranının 2020’de %16,4 iken 2023’te %22,1’e yükseldiğini ortaya koymaktadır (3). Bu artış, ekonomik krizler ve yoksulluğun çocukları örgün eğitimden uzaklaştırarak çalışma hayatı ile karşı karşıya bıraktığını işaret etmektedir. Ülkemizde yaklaşık 1.5 milyon çocuğun örgün eğitim kurumlarında eğitime kayıtlı olmadığı belirtilmektedir. (4). Örgün eğitim almayan çocuklar ile birlikte kayıt dışı ekonomi de göz önünde bulundurulduğunda ülkemizdeki çocuk işçi sayısının 4 milyona yaklaştığı bildirilmektedir. Bununla birlikte yine aynı raporda ülkemizdeki çocuk işçiliği oranlarının tüm dünyadaki azalma eğiliminin aksine artış gösterdiği belirtilmektedir. Bu durum çocuk işçi ölümlerinin de artmasına neden olmuş, İSİG verilerine göre 2024 yılında 71 çocuk işçi iş kazasında ölürken bu sayı, 2025 yılında 94’e ulaşmıştır (5). Bu görünüm, çocuk işçiliğini çocuğun gelişimsel güvenliğini ve hatta hayatını tehdit eden çok katmanlı bir çocuk hakları krizi olarak ele almayı gerektirir. Çocuk İşçiliği ve Ruh Sağlığı Çocukluk ve ergenlik dönemi, beynin yapısal ve işlevsel olgunlaşmasının hızla sürdüğü, çevresel etkilere yüksek duyarlılık gösterdiği kritik bir gelişim evresidir. Bu dönemde çocuk bedensel olarak büyürken, sinir sistemi, duygusal düzenleme kapasitesi, dikkat ve öğrenme ağları bakımından da gelişimini sürdürmektedir. Erken yaşta maruz kalınan kronik stres faktörleri, kalıcı nörobiyolojik değişimlere ve uzun vadeli ruhsal hastalık riskine zemin hazırlayabilmektedir. (6) Kronik stres koşullarında hipotalamus–hipofiz–adrenal (HPA) aksın sürekli aktive olduğunu ve kortizol gibi stres hormonlarının uzun süre yüksek düzeyde seyredebileceği gösterilmiştir. Çocuk ve ergenlerin strese verdiği yanıtın yetişkinlerden daha kırılgan olduğu bilinmektedir. Bunun temel nedeni, beyin ağlarının henüz olgunlaşma sürecinde bulunması ve duygusal regülasyon mekanizmalarının tam gelişmemiş olmasıdır. Uzamış stres yanıtı; dikkat, planlama, karar verme ve dürtü kontrolü gibi üst düzey işlevleri yöneten prefrontal korteks başta olmak üzere, öğrenme ve bellekten sorumlu hipokampüs ile duygusal düzenleme sistemleri üzerinde kalıcı etkiler bırakabilmektedir. Bu durum, nörogelişimsel süreçleri bozarak ilerleyen yıllarda ruhsal hastalık riskini artıran bir biyolojik zemin oluşturur (7). Erken yaşta maruz kalınan yoğun ve kronik stres, bazı durumlarda etkisini hemen değil, yıllar sonra ortaya koyabilir. Depresyon, anksiyete bozuklukları, travma ilişkili belirtiler ve dikkat sorunları gibi tabloların çocukluk çağı stres maruziyeti ile ilişkili olabileceğine dair güçlü bilimsel bulgular mevcuttur. (8) Çocuk işçiliği, bu açıdan değerlendirildiğinde çok boyutlu bir nörogelişimsel risk alanıdır. Çocuklar bir yandan şiddet, aşağılanma, işyeri hiyerarşisi içinde güç dengesizliği, güvenlik riskleri ve uzun çalışma saatleri gibi doğrudan stres kaynaklarına maruz kalabilmektedir. Diğer yandan ise eğitimden, oyundan, akran ilişkilerinden, dinlenmeden ve gelişimsel uyaranlardan yoksun kalabilmektedir. Bu maruziyet ve yoksunluk süreçleri birlikte işlediğinde, risk çarpan etkisi yaratmaktadır. Çocuğun hem biyolojik stres yükü artmakta hem de koruyucu gelişimsel faktörler zayıflamaktadır. Uzun vadede bu durum; ruhsal hastalık riskinde artış, akademik performansta düşüş, duygusal düzenleme güçlükleri ve sosyal uyum sorunları şeklinde kendini gösterebilir (9). Çocukların gelişim hakkı korunmadığında yalnızca bugünkü ruhsal iyilik halleri değil, toplumun gelecekteki ruh sağlığı yükü de etkilenmektedir. Çocuk işçiliğinin önlenmesi, ruhsal hastalıkların azaltılması, eğitim ve toplumsal uyumun güçlendirilmesi açısından koruyucu bir sağlık politikasıdır. Çocukların güvenli, destekleyici ve gelişimsel olarak uygun ortamlarda büyümesi halk sağlığını koruyan temel bir gerekliliktir (10). Çocuk işçiliğinin ruh sağlığı üzerine etkileri hakkında yapılan incelemeler, uzun çalışma saatlerinin, düşük sosyal destek ve sigortasız çalışma koşullarının çocuklarda kaygı, depresyon ve travma riskini artırdığını göstermektedir (11). İstanbul’da ergen işçilerle yapılan bir kesitsel araştırma, haftalık ortalama çalışma süresinin 78 saatin üzerinde olduğunu; katılımcıların neredeyse yarısında depresyon, , olumsuz benlik algısı, kaygı ve somatizasyon gibi ruhsal belirtiler görüldüğünü ve izin hakkı olmayanların ruhsal sorunlara daha yatkın olduğunu saptamıştır (12). MESEM’de çalışan ergenlerin ruh sağlığına yönelik bir çalışmada 1152 çırağa Çocuklar için Beck Depresyon Ölçeği uygulanmış, %18,6’sının depresyon belirtisi gösterdiği ve depresyon prevalansının kızlarda %26,6, erkeklerde ise %17,0 olduğu belirlenmiştir. İntihar girişimi öyküsü, aile içi ve işyerindeki fiziksel istismar, sigara ve madde kullanımı gibi faktörler depresyon riskini artırmaktadır (13). 109 çırağın katıldığı bir başka çalışmada gençlerin %38,5’inin duygusal, %14,7’sinin fiziksel ve %2,8’inin cinsel istismara maruz kaldığı; duygusal istismar yaşayanların önemli bir kısmının başkalarının yanında küçük düşürüldüğü ve fiziksel istismara uğrayanların çoğunun yumruklanma şeklinde şiddet gördüğü, erkek çırakların istismara daha fazla maruz kaldığı saptanmıştır (14). Bu üç hat (aşırı çalışma saatleri, dinlenme ve izin yoksunluğu, psikolojik belirti yükü, şiddet/istismar maruziyeti) birlikte okunduğunda, çocuk işçilerin ruh sağlığının yapısal çalışma koşulları ve koruyucu çevrenin eksikliği tarafından biçimlenen bir risk içinde olduğu görünür hale gelir. Çocuk İşçiliği ve Sağlıklı Gelişimin Kaybı Çocuk işçiliğinin çocuk gelişimine verdiği zararlarda belirleyici olan, çalışmanın çocuğun yaşamında hangi alanın yerini aldığı ve hangi gelişimsel kaynakları ortadan kaldırdığıdır (15). Çocukluk ve ergenlik dönemi; zaman, enerji ve dikkat kaynaklarının eğitim, akran ilişkileri, oyun, dinlenme ve bakım verenden gelen duygusal düzenleyici destek arasında dengeli biçimde dağıtılmasını gerektirir (16). Çalışma yaşamı bu kaynakları sistematik biçimde başka bir alana yönelttiğinde, gelişimsel görevlerde sapma riski ortaya çıkar. Özellikle okul, yalnızca akademik bilgi edinilen bir kurum değildir. Aynı zamanda özdeğerin, sosyal yeterliliğin ve geleceğe dair umudun inşa edildiği bir alandır. Çocuğun zamanının ve zihinsel kapasitesinin eğitimden çekilmesi, akademik kopuşa, bu kopuş ise özdeğer zedelenmesine, umutsuzluk ve rol daralmasına yol açabilir (17). Rol daralması, çocuğun kendisini sınırlı bir kimlik çerçevesine sıkıştırması ve alternatif yaşam senaryolarını erişilemez görmesi anlamına gelir. Bu süreç ilerleyen yıllarda riskli davranışlara, madde kullanımına, erken suç davranışına ya da kalıcı sosyal dışlanmaya kadar uzanabilen bir gelişimsel sapmaya dönüşebilir (18). Bir kez başlayan bu zincirleme etki, zaman içinde kendi kendini güçlendiren bir döngü yaratabilir. Bu çerçevede çocuk işçiliği, ruhsal gelişim açısından iki boyutlu bir risk olarak ele alınmalıdır: Birincisi, kronik stres maruziyeti; ikincisi ise gelişimsel fırsat kaybıdır. Kronik stres, biyolojik ve duygusal düzenleme sistemlerini zorlar. Gelişimsel fırsat kaybı ise çocuğun potansiyelini besleyen temel alanların daralmasına neden olur (19). Bu iki mekanizma birlikte işlediğinde yıllara yayılan ve hem bireysel hem de toplumsal düzlemde yaşam kalitesini etkileyebilen gelişimsel bir sapma/bozulma oluşmaktadır. Dolayısıyla çocuk işçiliği aynı zamanda çocuğun zamanını, ilişkilerini ve umut alanını koruma bağlamında değerlendirilmelidir. Çocuk İşçiliğinin Ekonomipolitiği Çocuk işçiliği çoğu zaman yoksulluk, sosyal koruma eksikliği ve kayıt dışı istihdamla örülü bir ekonomik sistem içinde ortaya çıkmaktadır. Çocuk yoksulluğu, sosyal koruma yetersizlikleri ve kayıt dışı ekonominin çocuk işçiliğinin başlıca itici güçleri olduğu bilinmektedir. Yoksulluk, işsizlik, gelir eşitsizliği ve ekonomik krizler nedeniyle ailelerin çocuklarını eve ek gelir getirmesi için çalıştırmak durumunda kaldığı; yoksul ailelerde çocukların kazancının aile bütçesinin %20–25’ini oluşturduğu ve bu gelirden vazgeçmenin aileyi açlık sınırına sürükleyebildiği belirlenmiştir (20). Demografik yapı da etkilidir, öyle ki nüfus artışı ve büyük aileler ailede kişi başına düşen geliri azaltarak çocuk emeğini geçim stratejisi hâline getirmekte; kırsal yoksulluk ve istihdam yetersizliği, iç göç ve düzensiz kentleşme yoluyla kentsel işsizliğe zemin hazırlamaktadır. Eğitim maliyetlerinin yüksekliği, okul araç gereçlerinin temini ve ulaşım giderlerinin aile bütçesini aşması, eğitim sistemi ile işgücü piyasası arasındaki uyumsuzluk ve genç işsizliğinin yüksekliği ailelerin eğitimi değersiz görmesine yol açmakta, bu nedenle birçok çocuk eğitim almak yerine çalışmayı tercih etmek durumunda kalmaktadır (20). 2006 yılı verileriyle yapılan bir probit analizi, çocuk işçiliğine katılmama kararının babanın gelir düzeyiyle ilişkili olduğunu ve çocuk işçiliğine katılmamanın düşük gelirli aileler için bir “lüks” niteliğinde değerlendirildiğini bildirmiştir (21). UNICEF Türkiye ise çocuk yoksulluğu, sosyal koruma eksiklikleri ve ekonominin üçte birini oluşturan kayıt dışı istihdamın çocuk işçiliğinin temel nedenleri olduğunu vurgulamakta; bu ortamda çocuk haklarını korumanın ve yasaları uygulamanın zorlaştığını belirtmektedir (2). Ailelerin düşük eğitim düzeyi ve yoksulluk içinde yaşamaları, eğitimin maliyetini “alternatif gelir kaybı” olarak görmelerine neden olmakta; çocukların okula gönderilmemesi veya okul hayatının erken yaşta bırakılması sonucunda çocuk işçiliği nesiller boyunca süren bir kısır döngü hâline gelmektedir (22). Çocuk İşçiliği ve Eğitim: MESEM Millî Eğitim Bakanlığı, Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) programını mesleki beceri kazandıran, sosyal güvence sağlayan ve öğrencilere ücret ödeyen bir model olarak tanıtmaktadır. Resmî kaynaklarda öğrencilerin lise diploması ve ustalık belgesi alabileceği, sağlık sigortası kapsamında oldukları ve mezunların yüksek bir oranının istihdam edildiği belirtilmektedir (23). Ancak saha araştırmaları, MESEM’in çocukları ucuz işgücü olarak kullanmaya yönelttiğini ve katılımcıların aşırı iş yükü, yasal boşluklar ile teşvik almak için sahte kayıt gibi sömürücü uygulamalarla karşılaştıklarını ortaya koymaktadır (24). Başka bir çalışma ise MESEM çıraklarının iletişim ve problem çözme becerilerinin zayıf olduğunu, bazı durumlarda sorunları şiddet yoluyla çözmeye çalıştıklarını bildirmiştir (25). Mesleki eğitim merkezlerinde yapılan kesitsel araştırmalarda, 1 518 öğrencinin ortalama 14,9 yaşında çalışmaya başladığı ve günlük çalışma süresinin 11,1 saat olduğu; bu grubun %59,3’ünün çırak statüsünde çalıştığı ve iş kazası sıklığının %18,9 olduğu belirlenmiştir. Kazaların büyük kısmı makine, metal ve ahşap teknolojileri alanında meydana gelmiş, yaralanmalar ise genellikle el, kol ve parmakları etkilemiştir (26). Kocaeli Mesleki Eğitim Merkezi’nde 703 öğrenciyi kapsayan bir çalışma, öğrencilerin %71,4’ünün son altı ay içinde en az bir kez iş kazası geçirdiğini, ortalama kaza sayısının 2,03 olduğunu ve kazaların %43,6’sının makinelerden, %22,7’sinin düşmelerden kaynaklandığını göstermiştir (27). Küçük ve orta ölçekli işletmelerde çalışan 620 çocuk ve ergeni içeren bir saha çalışmasında ise iş kazası oranı %37,4 bulunmuş; kazaların çoğunun kesilme, sıkışma ve ezilme şeklinde gerçekleştiği, yaralanmaların en çok kol, el ve gözde görüldüğü ve ilk yardım/sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu belirlenmiştir (28). Sendika raporları, MESEM’in sahadaki olumsuz gerçekliğine dikkat çekmektedir. Birleşik Metal-İş Sendikası’nın 2025 raporu, MESEM’lerin devlet tarafından teşvik edildiğini, işverenlere sağlanan ödemelerin 15 milyar TL’yi aştığını ve öğrencilerin dört gün işyerinde çalışıp yalnızca bir gün okulda eğitim aldığını; iş kazası ve meslek hastalıkları sigorta primlerinin işverenler yerine İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödendiğini vurgulamaktadır (29). Raporda, MESEM kapsamında staj yapan çocukların “ucuz” değil adeta “bedava” işgücü olarak görüldüğü, programın yaygınlaştırılması için camilerde vaaz verildiği ve yoksul ailelerin çocuklarının MESEM’e yönlendirildiği; 2023-2024 eğitim-öğretim yılında program kapsamında çalışan dokuz çocuğun iş cinayetleri sonucu hayatını kaybettiği, ölümlerin çoğunun inşaat ve sanayi sektörlerinde yüksekten düşme veya makinelere sıkışma nedeniyle gerçekleştiği belirtilmektedir (29). Bu bulgular, MESEM programının tanıtıldığı gibi güvenli bir eğitim ve sosyal koruma modeli sunmadığını; aksine, çocukları uzun saatler tehlikeli işlerde çalışmaya zorlayarak çocuklarda ruhsal bozukluk, şiddet ve ölüm riskini artırdığını göstermektedir. Çocuk hakları ve ruh sağlığının ihmaline dayanan bir politika olarak MESEM, mesleki eğitim kisvesi altında çocuk emeği sömürüsünü meşrulaştırmaktadır.
Sonuç Mevcut veriler, çocuk işçiliğinin ülkemizde gittikçe büyüyen bir halk sağlığı sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Devlet eliyle, MESEM adı altında, çocuk işçiliğinin kurumsal hale getirilmesi, önümüzdeki yıllarda çocuk işçiliğinin ve buna bağlı gelişen biyopsikososyal sorunların artacağı ve meşrulaşacağı anlamına gelmektedir. Çocukların örgün eğitimden gittikçe artan oranlarda uzaklaşması, yoksulluk ve yoksunluk uygarlığımızın çocuk hakları olarak tanımladığı koşullara aykırıdır. Erken yaşta çalışma yaşamına dahil olan çocukların biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişim alanlarında artmış risk taşıdığı; ruhsal bozukluklar, eğitimden kopuş ve uzun vadeli işlev kaybı açısından kırılganlaştığı bilimsel bulgularla ortaya konmaktadır. Çocukların örgün eğitimden uzaklaşarak erken yaşta üretim sürecine dahil edilmesi, gelişimsel hakların daralması anlamına gelmektedir. Eğitim, akran ilişkileri, oyun ve güvenli yetişkin desteği; çocuk hakları çerçevesinde tanımlanmış temel gelişimsel gereksinimlerdir. Bu alanların sistematik biçimde zayıflaması, yoksulluk ve yoksunluk döngüsünü derinleştirmekte; kuşaklar arası eşitsizliği yeniden üretmektedir. Devlet politikaları ve kurumsal düzenlemeler, çocukların yüksek yararı ilkesine göre değerlendirilmelidir. Çocukların MESEM gibi uygulamalar ile erken yaşta çalışma sistemlerine yönlendirilmesi ya da bu süreçlerin kurumsal zemin kazanması, uzun vadede biyopsikososyal sorunların artması ve toplumsal düzeyde normalleştirilmesi riski taşır. Bu durum toplum ruh sağlığı açısından da kaygı vericidir. Çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması; eğitim hakkının güçlendirilmesi, sosyal destek mekanizmalarının artırılması ve ailelerin ekonomik kırılganlığının azaltılmasıyla mümkündür. Koruyucu ruh sağlığı perspektifi, çocukların gelişimsel ihtiyaçlarının önceliklendirilmesini ve her çocuğun güvenli, destekleyici ve eğitim temelli bir ortamda büyümesini temel hedef olarak benimsemelidir. Çocukların yüksek yararı, sosyal politika ve sağlık politikalarının merkezine yerleştirilmedikçe, çocuk işçiliğinin doğurduğu ruhsal ve toplumsal maliyetler artarak devam edecektir. Bu nedenle çocuk işçiliğinin önlenmesi hem etik bir zorunluluk hem de bilimsel olarak toplum sağlığını koruyan temel bir gerekliliktir.
Kaynaklar