Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Mücadelesi Yaşamı Savunmaktır 8 Mart, kadınların yüzyıllardır sürdürdüğü eşitlik ve özgürlük mücadelesinin simgesidir. Kadın hakları hiçbir zaman kendiliğinden tanınmamış; bu hakların her biri mücadeleyle kazanılmıştır. Bugün ise kazanılmış hakların geriye gitme riski taşıdığı, eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden çeşitli yönleriyle tartışmaya açıldığı bir dönemden geçilmektedir. Kadın cinayetlerinin ve şüpheli kadın ölümlerinin arttığı; bazı günlerde birden fazla kadının öldürüldüğü, adalet arayışının bile risk taşıyabildiği bir toplumsal ortamda 8 Mart’ı karşılıyoruz. 2025 yılında kadın örgütlerinin yayımladığı raporlara göre en az 294 kadın erkekler tarafından öldürülmüş; 297 kadın ölümü ise şüpheli olarak kaydedilmiştir. Şüpheli kadın ölümlerinin cinayet sayılarını geçmesi, yalnızca istatistiksel bir veri değil; etkin soruşturma yürütülmediğinde adaletin askıya alındığına işaret eden ürkütücü bir göstergedir. “İntihar” ya da “kaza” olarak kayda geçen birçok ölümde gerçeğin ortaya çıkarılmaması, cezasızlık kültürünü derinleştirmekte ve şiddeti yeniden üretmektedir. Devletin yükümlülüğü; şiddeti önlemek, kişilerin can güvenliğini sağlamak, etkin biçimde soruşturmak, failleri cezalandırmak ve şiddet ortamından uzaklaşmaya çalışan kadınları desteklemek vegüçlendirmektir. Kadına yönelik şiddet bireysel bir sorun değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden beslenen yapısal bir halk sağlığı krizidir. 2025 verileri, kadınların en çok evli oldukları, boşandıkları ya da birlikte oldukları erkekler tarafından, yani en yakın ilişkide bulundukları kişiler tarafından öldürüldüğünü göstermektedir. Kadınların yaşamlarını en çok kendi evlerinde yitirdiği bir tabloda, aile politikalarının kadınların güvenliğini önceleyen biçimde yeniden ele alınmasının gerekli olduğu açıktır. Kadına yönelik şiddet yalnızca özel alanla sınırlı değildir; kadınlar iş yerlerinde, kamusal alanlarda ve hak arama süreçlerinde de çeşitli şiddet biçimleriyle karşılaşabilmektedir. Son yıllarda iş yerinde psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalan kadınların sayısının arttığı; bazı vakalarda şiddetin ölümle sonuçlanabildiği görülmektedir. Ayrıca şiddete karşı hukuki yollara başvuran, uzaklaştırma ya da koruma talep eden kadınların da zaman zaman hedef alınabildiği bilinmektedir. Bu durum, kadınların yalnızca özel yaşamlarında değil, kamusal, kurumsal tüm alanlarda güvenliğinin sağlanmasının ne kadar hayati olduğunu göstermektedir. Şiddetle mücadele; toplumsal cinsiyet eşitliğinin benimsenmesi, adalet mekanizmalarının etkin işlemesi, iş yerlerinde güvenli çalışma ortamlarının sağlanması ve koruyucu mekanizmaların eksiksiz uygulanmasıyla mümkün olabilir. Son yıllarda gündeme gelen bazı yasal düzenleme tartışmalarının kadınlar ve LGBTİ+’lar açısından ayrımcılık riski taşıdığına ilişkin kaygılar kamuoyunda sıklıkla dile getirilmektedir. Bu düzenlemeler kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılığı ve nefret söylemini besleme potansiyeli taşımakta, temel hak ve özgürlükleri zayıflatmakta ve demokratik itiraz kanallarını daraltmaktadır. Medeni Kanun’da eşitlik ilkesini zedeleyebilecek değişiklik girişimleri ile nafaka ve boşanma hakkına yönelik tartışmalar; eşit yurttaşlık ilkesini tehdit etmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, şiddetle mücadelede uluslararası standartlardan uzaklaşılmasına yol açmıştır. Açıkça ifade ediyoruz: İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmelidir. 6284 sayılı Kanun eksiksiz ve etkin biçimde uygulanmalıdır. Koruma kararları gecikmeksizin işletilmeli; failler cezasız bırakılmamalıdır. Dünya genelinde savaşlar, çatışmalar ve zorunlu göçler artarken, bu süreçlerden en ağır biçimde etkilenenler yine kadınlardır. Yerinden edilme, yoksullaşma, cinsel şiddet ve artan bakım yükü kadınların yaşamını derin biçimde etkilemektedir. Savunduğumuz barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış; yapısal adaletin sağlandığı, şiddetin her biçiminin son bulduğu ve eşit yurttaşlığın güvence altına alındığı bir toplumsal düzeni ifade eder. Toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden yoksun bir barışın kalıcı olması mümkün değildir. Kadınların ruh sağlığı, içinde yaşadıkları toplumsal ve politik koşullardan bağımsız olarak değerlendirilemez. Şiddet, ekonomik eşitsizlik, güvencesizlik, bakım yükü, ayrımcılık, hukuki belirsizlik ve sağlık hizmetlerine eşit ve nitelikli biçimde erişememe durumu; depresyon, kaygı bozuklukları ve travma sonrası stres belirtileri ile doğrudan ilişkilidir. Cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerine erişimde yaşanan eşitsizlikler ve genel sağlık haklarına ulaşımda karşılaşılan engeller, kadınların ruhsal iyilik halini doğrudan etkilemektedir. Kadınların ruhsal zorluklarını yalnızca bireysel tanılarla açıklamak, yapısal eşitsizlikleri görünmez kılar. Ruh sağlığı alanında bütüncül ve hak temelli bir yaklaşım; toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, sosyal belirleyicileri, sağlık hakkına erişimi ve ayrımcı dilin ruhsal etkilerini göz önünde bulundurmayı gerektirir. Ruh sağlığı profesyonelleri olarak; klinik uygulamalarımızda her türlü ayrımcılığı reddeden, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir dil ve yaklaşımı savunuyoruz. Dilin yalnızca bir ifade aracı değil, eşitsizlikleri yeniden üreten güçlü bir toplumsal mekanizma olduğunu biliyoruz. Hukukta, sosyal politikada, eğitimde, sağlık sisteminde ve gündelik yaşamda toplumsal cinsiyet eşitliğinin temel bir ilke olması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz. Kadınların ruh sağlığını korumak, eşitsizliği yeniden üreten politik ve toplumsal koşullara karşı durmadan mümkün değildir. 8 Mart’ta bir kez daha altını çiziyoruz: Biz ruh sağlığı çalışanları olarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini her alanda savunmaya devam edeceğiz. Gerçek anlamda barışın; adil, eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşamın ancak toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir düzende mümkün olduğuna inanıyoruz. Kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların, tüm bireylerin can güvenliği ve temel haklarının korunmasının; toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan politikaların güçlendirilmesi ve yaşam hakkını koruyan mekanizmaların etkin biçimde işletilmesiyle mümkün olacağınıbir kez daha vurguluyoruz. Türkiye Psikiyatri Derneği Kadın ve Ruh Sağlığı Çalışma Birimi Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu